11. Sınıf – Türk Edebiyatı – 1. Ünite – Edebiyatla Düşünce, Sosyal ve Siyasi Hayatın İlişkisi

Bu konu 21 Şub 2012 Sal 11:14 tarihinde tarafından eklendi.
mm
11. Sınıf – Türk Edebiyatı – 1. Ünite – Edebiyatla Düşünce, Sosyal ve Siyasi Hayatın İlişkisi

 

EDEBİYAT, SOSYAL ve SİYASİ HAYAT İLİŞKİSİ

Milletlerin edebiyatları, sosyal ve siyasal yapılarının bir yansıması olarak karşımıza çıkar. Sosyal ve siyasal yapıdaki değişme ve gelişmeler en belirgin şekilde edebî ürünlerle dile getirilmektedir. Çünkü şair ve yazarlar eserlerinde, genellikle ait oldukları toplumun yaşayış biçimini konu alır.

Düşünceler evrensel olabilir, fakat duygular daha çok toplumlara özgüdür. Toplumların en içten, en karmaşık duygularının, şuurlu bir şekilde ifadesini bulduğu sanat dalı genellikle edebiyattır. Şair ya da yazar, okuyucularıyla, birçok duygu ve düşünceyi paylaşan kişidir.

Sosyal yapı dinamiktir. Bugünkü dünya görüşümüz, hayata bakış açımız, başka toplumlarla aynı olmadığı gibi birkaç yüzyıl önce yaşamış olan atalanmızınkinden de farklıdır. Çevremizde sürüp giden maddî, manevî değişmenin baskısı altında yaşayış şeklimiz, dilimiz ve edebiyatımız değişmeye devam etmektedir. İçinde bulunduğumuz bu değişim sürecinden dolayı edebiyatımızın sosyal yapıdan uzaklaşması ya da gelişimini sürdürememesi, toplumumuzun sağlıklı bir şekilde kendini yenilemesini engeller. Çünkü sağlıklı bir toplumun unsurları arasında sürekli ve karşılıklı bir etkileşim vardır.

İnsanın bir fert olarak toplumdan, sosyal hayattan tecrit edilmesi nasıl mümkün değilse, insan elinden çıkan edebî eserler de ortaya çıktığı toplumun sosyal yapısından ayrı düşünülemez. En ferdî düşünen, tamamen şahsî duygularını, kendi iç âlemini dile getiren şair ve yazarların eserlerinde bile dikkatle incelendiği zaman içinde yaşadıkları toplumun derin izleri görülebilir.

Yunus Emre, Anadolu insanının Moğol istilâsından bıktığı, anarşi ve kargaşadan canından bezdiği bir dönemde onlara Allah’ı, ebedî hayatı, sevgi ve hoşgörüyü hatırlatır. Kuraklıktan ve korkudan dudakları çatlamış olan Anadolu’yu ümit, aşk ve heyecanla sulayıp, yeşertir. Huzur, sükûn ve saadet devrinde Fuzûlî, insanları aşkın zirvelerinde dolaştırır, gerçek saadetin aşk ıstırabında olduğunu söyler. Milletimizin en zorlu ve karanlık günlerinde yetişen İstiklâl Marşı şâiri Mehmet Akif ise insanımızın yakasından tutup şiddetle sarsarak onu uyarmaya, uyuşukluktan kurtarmaya çalışır:

“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun
Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun”

diyerek onları mücadeleye teşvik eder. Bazı şâir ve yazarlar da, milletinin en buhranlı anlarında, yaşadığı zamanı aşıp, bakışlarını ötelere çevirerek geleceğin parlak, aydınlık ve mutlu günlerinin müjdelerini verirler. Kısacası gerçek mânâda değer taşıyan hiçbir edebî eser, içinde doğduğu toplumun şartlarından ayrı düşünülemez.

Edebiyat, insanda güzellik duygusu uyandıran bir sanattır. Konusu hayat ve insan başta olmak üzere, tabiattaki her şeydir. Yalnız edebiyat bunları aynen almaz; değiştirir ve yeniden kurar.

Edebî eserler, belli bir görüşü, inancı, örf ve adet gibi çeşitli sosyal olay ve olguları işlerler. Onları konu olarak alırlar. Bir anlayışı ret veya kabul eden bir davranış gösterebilirler. Bu bakımdan toplumdaki görüş, düşünüş ve değişmeler edebiyata yansır. Şair ve yazarlar belli anlayışların yaygınlaşmasında, benimsenmesinde önemli rol oynarlar. Her gelen yeni nesil kendi anlayışını edebî eserlerle topluma aktarır. Topluma yön verir, onun şekillenmesine katkıda bulunur.

Öte yandan şair ve yazarlar, içinde yaşadığı toplumun bir üyesidir. Bunlar, yetiştikleri çevrenin etkisinde kalırlar. Toplumdaki çeşitli anlayışlardan birini veya birkaçını benimserler. Onların herhangi bir insandan farkları, kabul ettiği, hoşlandığı bir anlayışı başkalarına da kabul ettirebilmeleridir. Bunun için toplumlardaki değişmelerde şair ve yazarların öncü olduklarını görüyoruz. Bütün bunlara rağmen edebî eserler bir sosyoloji, psikoloji, felsefe, tarih, gelenek kitabı değildir. Edebiyatın gayesi bunların çok ötesindedir.

EDEBİYAT ve ZİHNİYET

Edebî metinler yazıldığı dönemin zevk, anlayış ve problemlerine kayıtsız kalamazlar. Dönemlerinin anlayışlarını, bütünü içinde kendi tercihlerine göre metinlerinde ortaya koyarlar. Ayrıca birçok okuyucunun, kabul ettiği veya karşı olduğu değerler dünyasını da metinlerini oluştururken gözardı etmezler. Metni oluşturan temel öğeler arasında dönemin zihniyeti, metne değişik şekillerde yansır.

Edebî metinlerin yazıldığı dönemdeki çeşitli anlayışlar kendine özgü zihniyete zemin hazırlar. Döneminin getirdikleri, sosyal şartlar ve kişisel özellikler iç içe girerek metinde bütünleşir. Böylece eser, metni oluşturan kişinin ve döneminin damgasını taşır. Bunlardan başka, tercih edilen estetik beğeniler, temalar, yapı, kullanılan dil özellikleri de metinde dönemini yansıtarak temsil eder.

EDEBİYAT ve TOPLUM

Sanat eserleri, kısaca edebiyat eserleri aslında sosyaldir. Bir dönemin sanatla ilgili verimlerinin tamamıyla fikirleri, inançları, ihtiyaçları, eğilimleri arasında ilişkinin olmaması imkânsız gibidir. Edebiyat ile toplum, toplum ile edebiyat karşılıklı olarak birbirlerini etkilerler. Esasen buna edebiyat ile toplumun karşılıklı etkilenmesi nazariyesi derler. Hiçbir edebî eser yoktur ki, belirli bir zamanın, belirli bir çevrenin ve belirli bir şahsiyetin verimi olmasın. Her edebî eser kendinden öncekilerden bir şeyler alır. Buna göre çevre eser üzerinde etkili olur. Hiçbir şey geçmiş zamanın fikirlerini ve duygularını bize bir sanat eseri kadar hayat ve hisle dolu olarak gösteremez…

Eserlerin tertip şekli, hisler, fikirler, kelimeler, kısaca her şey doğduğu zamanın sergilendiği yerdir. Bundan başka edebî eserler de toplum üzerine tesir ederler. Bir edebî eser bazen bir toplumun fikirlerini ve inançlarını daha açık, daha kesin bir şekilde ortaya koymakla, onlara belirli bir yön verir. Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’nin, Yunus Emre’nin, Nesîmî’nin, Kaygusuz Dede’nin, Sinan Paşa’nın,Nedim’in, Şeyh Gâlib’in, Kemal’in, Hâmid’in zamanları üzerindeki tesirleri inkâr edilemez. Bir milletin edebiyatını, edebiyat tarihini öğrenmek, o milletin sosyal hayatını öğrenmek ve gelişme dönemlerini adım adım izlemek demektir.

(Köprülüzâde Mehmet Fuad-Ş.Süleyman; Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyatı, İstanbul 1332)

EDEBİYAT VE SOSYAL BİLİMLER

Edebiyat ile Edebiyat Tarihi ilişkisi:

Edebiyat tarihi bir toplumun edebî eserlerinin toplu olarak değerlendirildiği, tenkit ve tahlil edildiği bir alandır. Edebiyat tarihi olmadan edebî eserlerin toplanması, değerlendirilmesi ve yaşatılması söz konusu olamaz. Bugün Yunus Emre’nin,Karacaoğlan’ın Mehmet Akif Ersoy’un şiirlerini zevk alarak okumamız, onların hayatlarıyla ilgili bilgi edinmemiz ancak edebiyat tarihi sayesinde mümkün olabilir.

Edebî eserlerin yaşayabilmesi için edebiyat tarihi şarttır. Dolayısıyla edebiyat, edebî eser ve edebiyat tarihi birbirini tamamlayan yan bir analı oluştururlar. Günümüzde bu alana edebiyat tarihi adı verilmiş ve diğer bilimlerden ayrılmıştır.

Edebiyat Genel Tarih ilişkisi:

Genel tarih, insanların geçmişte bıraktığı yazılı belgeler ve yaptıkları eserlere dayalı, onların hayatlarını birçok yönden ele alarak araştıran bilim dalıdır. Bütün yönleriyle insanların geçmişini inceleyen genel tarihin bulguları arasında edebî eser ve edebiyatçı ile ilgili bilgilerin olması kaçınılmazdır. Bu yüzden genel tarihle edebiyat arasında bir ilişki vardır.

Edebiyat-Sosyoloji (Toplum Bilim) ilişkisi:

İnsan topluluklarının yapısı, gelişmesi olaylar karşısında tepki ve tutumları inceleyen bilim dalına sosyoloji denir. Dolayısıyla edebiyat bize toplum hayatındaki dalgalanmaları, gelişme ve olgunlaşmayı göstermektedir. Sosyolojiyi öğrenmeden bir edebiyat tarihi yazmak çok zordur.

Günümüzde edebiyatla sosyoloji arasındaki bir başka ilişki de yazar, edebî eser ve okuyucu üçlüsü arasında vardır. Bugün basım, dağıtım, eleştirmen ve okuyucu ilişkisini araştıran edebiyat sosyolojisi isimli ayrı bir saha da oluşmuştur.

TÜRK EDEBİYATINDA EDEBÎ HAREKETLER

Bugünkü Türk edebiyatında mevcut edebî hareketleri inceleyebilmek için birkaç büyük realite üzerinde durmak ve bilhassa bu edebiyatın, bir medeniyet değişmesinin neticesi olarak doğduğunu göz önünde tutmak gerekir. 1826′da, Yeniçerilerin ortadan kaldırılmasıyla başlayan ve 1839′da Tanzimat Fermanı’yla devlet müesseselerinin ve cemiyet bünyesinin yavaş yavaş Avrupalılaşmasına varan ve sırasıyla 1876′da Birinci Meşrutiyet, 1908′de İkinci Meşrutiyet devrelerini idrak eden bu medeniyet krizi, 1923′te Cumhuriyetin ilânı, Ankara’nın başkent oluşu, Atatürk inkılâpları gibi kesin manzaralı safhalarla Türk cemiyetinin bugünkü durumuna kadar gelir.

Ahmet Hamdi Tanpınar (Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul 1968)

TÜRK EDEBİYATINDA NESİLLER

Fertlerin nasıl birbirinden ayrı bir duyma, düşünme ve hareket etme tarzları varsa, nesillerin de kendilerine has, önceki ve sonraki nesillerinkine benzemeyen bir duyma, düşünme ve hareket etme tarzları vardır.

Aynı içtimaî, siyasî ve iktisadî şartlar altında yaşayan, aynı çeşit terbiye müesseselerinde yetişen, aynı endişe ve meselelerle meşgul olan ve aşağı yukarı aynı yaşta bulunan insan toplulukları arasında müşterek bir ruhun teşekkül etmesi gayet tabiî bir hadisedir. Milletlerin tarihî hayatında nesiller, büyük fertlerden daha mühim rol oynarlar; zira devirlere şekil ve renk veren esas kitleyi onlar teşkil ederler.

Mehmet Kaplan (Nesillerin Ruhu, İstanbul 1967)

ATATÜRK VE EDEBİYAT

Atatürk’ün münevver bir insan ve devlet adamı olarak, en çok üzerinde durduğu iki mesele vardır.

1. İyi hitabet
2. Güzel ve edebî yazı yazmak.

Bir akşam toplantısında söz edebiyat üzerine açılmıştı, yıl 1937 ve konuşma şu sorularla başladı.

Edebiyat nedir? Osmanlı devrinde ve bugüne kadar Cumhuriyet rejiminde edebiyat medlulünden ne anlaşılıyor? Mekteplerde edebiyat nasıl okutuluyor? Cumhuriyet çocuklarına edebiyat ne yolda hangi gaye ile tedris olunmalıdır?

Hazır bulunanlardan biri, bugünkü edebiyat tedris sistemine muarızdı. Bugünün programını edebiyattan beklenen hizmete uygun bulmuyordu; ona göre bugünkü edebiyat tedrisatı, fikre ve ruha hitap etmeyen bir şekilde yapılmaktadır; hâlbuki edebiyatın rolü bu değildir; onun daha geniş ve şamil bir hizmet sahası vardır.

Atatürk, bunun üzerine o arkadaşına, edebiyatın nasıl okutulması ve ne suretle programlaştırmasının muvafık olacağını sordu. Bu arkadaşının cevabı, kara tahta üstüne, şu suretle tespit edilmiştir:

1. Ona, tahlil ve terkip kabiliyeti vermek;
2. Ona, dünyayı, insanlığı anlatmak;
3. Onu, bir üslûba malik kılmak;
4. Onu, başlı başına ve yardımcısız çalışabilir hâle koymak;
5. Onu, bütün bu vasıf ve kıymetleriyle, mensup olduğu sosyeteyi yükseltebilecek surette yetiştirmek.

Beşeriyette en müspet ilim ve en ince teknik esaslarına dayanan hayatla ve kanla karşılaşmak kendileri için mukadder olan askerlik gibi yüksek bir idealist meslek dahi, kendini içinde bulunduğu içtimaî heyete anlatabilmek ve bu büyük insanlık ve kahramanlık yolculuğunu hazırlayabilmek için, uyandırıcı, hedeflendirici, yürütücü ve nihayet fedakâr ve kahraman yapıcı vasıtayı edebiyatta bulur. Bu itibarla, edebiyatın her insan cemiyeti ve bu cemiyetin hâl ve istikbalini koruyan ve koruyacak olan, her teşekkül için, en esaslı terbiye vasıtalarından biri olduğu, kolaylıkla anlaşılır.

Prof. Dr. Afet inan (Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara 1968)

11. Sınıf Türk Edebiyatı Dersi Video Dersler

 

Not: Videoyu tam ekran izlemek için video üzerine tıklayınız.Kaynak:http://internettv.meb.gov.tr

YENİLEŞME DÖNEMİ

Tanzimat yıllarına gelinceye kadar, Avrupa’da Rönesans adı verilen ilim, kültür, sanat ve teknik alanlardaki değişme, gelişme, daha Fatih Sultan Mehmet devrinden (1451-1481) itibaren, Osmanlı İmparatorluğu’nun ileri görüşlü bazı devlet adamlarının -sınırlı da olsa- dikkatini çekmiş bulunuyordu. Nitekim Avnî takma adıyla bir divan tertip edecek kadar Türkçeye hâkim oluşunun yanı sıra Yunanca, Sırpça, İtalyanca, Rumca gibi eski Avrupa dillerini de çok iyi bilen Fatih; İtalyan ressam Centile Bellini’yi İstanbul’a davetle bizzat resmini yaptırıyor, kendisini taltif ediyor ve ayrıca saraya diğer Batılı sanat, bilim adamlarını getirterek onlardan faydalanmanın yollarını araştırıyordu. Tabiî o arada, Avrupa’da yazılmış kültür eserleri de yavaş yavaş tanınıyordu. Böylece, 15. yüzyılın ikinci yansında Batı medeniyeti, o güne kadar, kendi içindeki kapalı dünyada yaşamaya alışmış bulunduğunu söyleyebileceğimiz imparatorluğa girmeye başlıyordu.

Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) ise, Türk-Fransız dostluk ilişkileri çerçevesinde gelişme gösteren Avrupa ile temas, özellikle, Fransız kültürünün memleketimize intikalinin hazırlık safhasını teşkil ediyordu.

Bu yoldaki ilk önemli adımlardan birisinin de Lâle Devri’nde (1718-1730) ve o devrin aydın, ileri görüşlü Padişahı Sultan III. Ahmet zamanında (1703-1730), kendisiyle aynı çizgideki sadrazamı Damat İbrahim Paşa tarafından atıldığını kaydedelim. Nitekim, Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, Fransa’ya ilk defa olmak üzere elçi gönderilmiş (1720) ve onun bir yıl sonra kaleme aldığı Sefâret-nâme-i Fransa (1721) adlı eserle, Avrupa’nın önde gelen temsilcisi durumdaki Fransa; askerî amaçla yapılmış kalelerinden sanat merkezi durumundaki operalarına, resim atölyelerine, her derecedeki okullarından matbaa, fabrika ve botanik bahçelerine, gözlemevlerine, gündelik sosyal hayatına kadar içeriden tanınmaya başlamıştır. Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin, birlikte Avrupa’ya götürdüğü oğlu Sait Mehmet Efendi (Paşa) ise, yurda döndükten sonra İbrahim Müteferrika ile ilk Türk matbaasını kurarak (1727) bu yolda önemli hizmetler görmüştür.

Ancak bütün bu olumlu gelişmelere karşılık, yeniliği bir türlü içine sindiremeyenlerin haince tertipleriyle patlak veren Patrona Halil isyanı (1730) sonunda, Sadrazam Damat İbrahim Paşa parçalanarak öldürülmüş, Sultan III. Ahmet de tahtından indirilmek suretiyle bu aydınlık devreye kalın, karanlık bir perde çekilmiştir.

Sultan I. Mahmut zamanında (1730-1754), vezirlik payesi almak üzere Topkapı Sarayı’na gelen Patrona Halil, bütün adamlarıyla birlikte yakalanarak öldürüldü ve böylece devlet idaresi yeniden eski düzenli ortamına girmeye başladı. Onunla başlamak ve III. Mustafa devrinde (1757-1774) devam etmek üzere hazine yeniden yoluna konulmaya, Avrupa usulü topçu taburları kurulmaya, yeni askerî kışlalar, kaleler yapılmaya başlanmış, 1773′de Mühendishâne-i Bahr-i Hümâyûn adı altında hemen tamamen Fransız tekniğine dayalı olarak bir Deniz Harb Okulu açılmıştır.

18. yüzyılın sonlarında ise; ileri görüşlü, yenilikçi padişah hüviyetiyle temayüz etmiş bulunan Sultan III. Selim zamanında (1789-1807), artık bozulmaya başlayan Yeniçeri Ocağı’na karşı, büyük bir cesaretle Nizam-ı Cedîd adlı Avrupaî tarzda yeni ordu teşkilatı kuruldu (1793). Burada, Fransız metotları çerçevesinde, Batılı harb teknikleri öğretilmeye başlandı. Bütün bu gelişmelere bağlı olarak ülkemizde Fransızca öğrenenlerin sayılarında dikkati çeker ölçüde artışlar oldu. Osmanlı Ordusu’nun teknik sınıflarını oluşturan Lâğımcı, Topçu ve Humbaracı Ocakları için yeniden yapılanmayı sağlayacak nizâmnâmeler hazırlandı. Osmanlı Donanması’nın da yeni düzeyi için Tersane Nizamı adıyla bir yönetmelik hazırlandı. Daha önce kurulmuş bulunan Mühendishâne-i Bahrî Hümayun genişletildiği gibi, yanında ayrıca bir de Mühendishâne-i Berrî-i Hümayun adıyla Kara Harb Okulu açıldı. Levent Çiftliği’nde yapılan kışlalarda, Nizam-ı Cedîd askerleri Avrupa usulü sistemlerle eğitilmeye başlanıldı. Bunların masraflarını karşılamak için ise, İrâd-ı Cedîd isimli yeni bir hazine tesis edilerek, buraya gelir sağlamak üzere yeni vergiler konuldu. Yine bizzat padişahın emriyle Agâh Efendi Londra’ya, Esseyid Ali Efendi Fransa’ya, Münîb Efendi de Avusturya’ya daimi elçi olarak gönderildi. Özetle idarî, siyasî ve sosyal alanlarda Avrupaî sistem ve anlayışın hakim kılınması yolunda çok ciddi adımlar atılmaya başlandı. Ancak; bizzat III. Selim’in yönlendirdiği bu hamleleri de, -tıpkı Sultan III. Ahmet döneminde olduğu gibi- bazı mutaassıp çevreler hazmedemedi. Nihayet iç ve dış tahriklerle, zaten saraya karşı kesin tavrı olan Yeniçeriler isyan etti. O arada vuku bulan Kabakçı Mustafa İsyanı (25 Mayıs 1807) neticesinde III. Selim, kan dökülmesini önlemek için Nizam-ı Cedîd askerini isyancılara karşı kullanmaktan çekindiği gibi, ellerine -tabiî istemeyerek- Nizam-ı Cedîd’in kaldırıldığını bildiren bir ferman verdi. Buna rağmen, padişahın kendilerini muhakkak ortadan kaldıracağını bilen isyancılar, onu tahttan indirerek yerine IV. Mustafa’yı çıkardılar. Islahat, yani yenilik taraftarlarının teşviki ile Alemdar Mustafa Paşa İstanbul’a gelerek Topkapı Sarayı’na girdi. IV. Mustafa, tahtını kaybetmek endişesiyle, III. Selim’in öldürülmesini emretti. Babası I. Abdülhamit’in aydınlık meziyetlerinden mahrum bulunan IV. Mustafa’nın, yeniliğe karşı olan bu grupla sırf tahtı uğruna işbirliğine gitmiş olması, imparatorluğun bilhassa idarî sahada Batılılaşması yolunda indirilen büyük darbelerden birisini teşkil etmiştir. Bunun üzerine; aydın fikirli, ileri görüşlü, İlhamı takma adıyla şiirler yazacak, besteler yapacak kadar duygulu, ince, zarif bir devlet adamı olan III. Selim, âsilerin elinde şehit düştü. Böylece, yenileşme yolundaki bu gayret yüklü samimi teşebbüslerle dolu döneme de son verilmiş oldu.

Ne var ki, her alanda zaruretlerden beslenen memleketin yeniliğe olan büyük ihtiyacı; türlü engellemelere rağmen ciddi bir şekilde ağır, fakat emniyetli bir tarzda gelişme seyrini sürdürdü. Nitekim Sultan II. Mahmut döneminde (1808-1839); Avrupaî gelişmeler, tam bir devlet hamlesi olarak yeniden gündeme geldi. Devletin ve milletin başına bir felaket bulutu gibi çöreklenen Yeniçeri Ocağı, Vaka-i Hayriye adı altında 15 Haziran 1828 günü sabaha karşı, padişahın emriyle topa tutularak yıkıldı ve yerine Asâkir-i Mansûre-i Mu-hammediyye adıyla, -tıpkı III. Selim’in Nizam-ı Cedîd’inde olduğu gibi- Avrupaî usullerle yeni bir ordu teşkilâtı kuruldu. 3 Mart 1829 günü, -Batılılaşma süreci içerisinde önemli bir merhaleyi oluşturan- Kıyafet Kanunu ilân edildi. Böylece bütün devlet memurlarının kavuk yerine fes; şalvar yerine pantolon; çuhadan aba yerine setre (ceket) giymeleri emredilmiş bulunuyordu. Bu yeni kıyafet zamanla, yeniliklere açık halk tarafından da benimsenerek kullanılmaya başlandı. Karşısında olan memurlar ise, şiddetle cezalandırıldı. Padişah, taassuba karşı tavrını açıkça ortaya koymak üzere, devlet dairelerine resmini astırdı. Saray teşkilât sistemini kaldırarak, Avrupa saray usulünü kurdu. Bu suretle saraydaki Reisülküttâb’lık makamı Hâriciye Nezâreti, Sadâret Kethüdalığı da Dahiliye Nezâreti adını aldı. Ayrıca Maarif Nezâreti v.s. gibi, bugünkü başkanlıkların karşılığı olan Nazırlıklar kuruldu. Hemen her vilayette, İdare Meclisleri teşkil olundu. Avrupa usulü yeni binalar, köprüler yapıldı, yollar açıldı. Maliye, Avrupaî tarzda yeniden düzenlendi. Modern anlamda ilk nüfus sayımı yapıldı. Öte yandan, 1834′de Harbiye Mektebi açılarak, öğrencilerin Batılı askeri ölçülerle yetiştirilmesini sağlamak maksadıyla Fransa’dan hocalar getirildiği gibi, bunları bizzat yerinde görmeleri için Avrupa’ya öğrenciler gönderilmeye başlandı. Bu arada, yine Batılı anlamda öğretim veren Askeri Tıbbiye Mektebi kuruldu. 1839′da açılan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne’de ise öğrenciler, Türkiye’de ilk defa olmak üzere dersleri Fransızca okumaya başladılar.

Ayrıca, ilköğretim mecburi hale getirildiği gibi, bunun parasız olarak yapılması sağlandı. Bunu takiben, Harbiye ve Tıbbiye Mektepleri’ne talebe yetiştirmek amacıyla ilköğretime dayalı ortaokul seviyesinde Rüştiye Mektepleri de açıldı. Posta sistemi kuruldu.

11 Kasım 1831′de çıkmaya başlayan Takvim-i Vekâyi adlı ilk resmî gazeteyi de kurmuş bulunan Sultan II. Mahmut, III. Selim gibi ince duygulu ve Adlî takma adıyla şiirler kaleme alan, besteler yapan seçkin bir kişiliğe sahipti. İdarî, siyasî ve sosyal alanlarda giriştiği bütün yenilik teşebbüsleri ve gerçekleştirmeyi başardığı işler, aydınlık geleceğe doğru ilerleme yolunda, aynı zamanda Tanzimat’ı hazırlayan büyük ve önemli icraatlar olarak şükranla kaydedilmek durumundadır.

Nihayet, bu ileri görüşlü padişahın 1 Temmuz 1839 tarihinde ölümünden sonra, henüz 16 yaşında olan oğlu Abdülmecit Efendi tahta çıktı. Onun padişahlığı zamanında (1839-1861); 3 Kasım 1839 günü, metin kısmını kaleme alan Hariciye Nâzın Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane Meydanı (Parkı)’nda okunarak ilân edilen Tanzimat Fermanı (Gülhane Hattı-ı Hümâyunu) ile de devlet, Batılılaşma yolunda ilk büyük ve ciddi adımını atmış, böylece idarede olduğu kadar sosyal hayatımızda da yenilik, daha geniş bir zemine oturma, yerleşme yoluna girmiş bulunuyordu. Önce, imparatorluğun tarihi seyri üzerinde durulan bu fermanda sırasıyla:

1. bölümünde, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren, Kur’an’ın hükümlerine uyduğundan ve böylece güçlendiğinden;
2. bölümünde, yüzyıllardan beri artık şeriate de, kanunlara da hürmet beslenilmediğinden devletin fakirleşip, zayıfladığından;
3. bölümünde, işte bütün bunlardan dolayı Allah’ın lutfu, Peygamberin yardımı ile devletin düzeni ve tekrar güçlenmesi için birtakım yeni tedbirlerin alınması, kanunların konulması gerektiğinden; söz edilerek, bu kanunların genel prensipleri de şu şekilde ortaya konulmuştur.
- Müslüman ve Hıristiyan bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliğinin sağlanması,
- Vergi ve askerlikle ilgili hususların sistemli, adil, düzenli bir hale sokularak bunlara sınır getirilmesi,
- Kesinlikle rüşvet alınmaması ve bütün memurların maaşa bağlanması,
- Herkesin, kanun karşısında eşit muamele görmesi,
- Mahkeme kararı ile hakkında kesinleşmiş hüküm bulunmadıkça, hiç kimsenin ceza görmemesi, idam edilenlerin ise mallarına devlet tarafından el konulmaması,
- Kimseye hiçbir şekilde zulüm edilmemesi,
- Valilerin halka Tanzimat Fermanı’nı iyice anlatması, halkın da onun hükümlerine uyması.

Bu hükümlerin uygulamaya konuluşunun yanı sıra; dünyadan çok ahrete ait bilgiler veren eğitim sisteminin ıslah edilmesi yolunda II. Mahmut döneminde başlatılan, ancak yarım kalan Batılı tarzdaki usullere yönelik çalışmalara yeniden girişilerek hız verildi. Hazırlanan bu kanunla; Medrese’nin dışında, sadece devletin kontrolü altında bir darülfünun (üniversite) kurulması, ilk ve orta okulların ulemâ sınıfının elinden alınarak devlete bağlanması, nihayet bütün bu işlerin yürütülmesi için,Maarif-i Umumiyye Nezâreti‘nin teşkili hususları kararlaştırıldı.

Tanzimat Fermanı’nda yer alan hükümler çerçevesinde girişilen ıslahat hareketleri; birincisi, 1839′dan Islahat Fermanı’nın ilân edildiği 1856′ya; ikincisi de, 1856′dan I. Meşrutiyet’in ilân tarihi olan 1876′ya kadar olmak üzere birbirini izleyen iki safhada uygulama ve gelişme seyri gösterir.

Önce idarî ve malî konularda gerekli düzenlemelere girişilerek, bu suretle halkın devletle yakınlaşması ve fukaralıktan kurtarılmasına çalışıldı. Halkın şikayetlerine sebep olan haksız kazancı, rüşveti önleyebilmek üzere memurlara maaş bağlandı. Tanzimat’la ilgili kanun ve yönetmelikleri hazırlamak vazifesini üstlenmiş bulunan Meclis-i Ahkâm-ı Adliye’de, üye sayısı artırılmak, yetkileri genişletilmek suretiyle yeniden organize edildi. 1840 yılında, ilk defa olmak üzere Ceza Kanunu çıkarılarak, can ve mal emniyetinin sağlanması, rüşvet, hırsızlık ve ırza tecavüzlerin önlenmesi yolunda büyük bir adım atıldı. Sultan Abdülmecit, Mustafa Reşit Paşa ile birlikte, bütün bu yenilik hareketlerinin yerleşmesi ve devamlılığı için bizzat büyük gayret göstererek, ayrıca hayır işlerine hız verilmesi ve İstanbul’da yoksullar için bir hastane açılması emrini verdi. Bunun üzerine Gurebâ Hastanesi inşa olunarak, halkın hizmetine sunuldu. Yine ilk defa olmak üzere, damga pulu ve matbu kağıtlar çıkarılarak, devlet hazinesine yeni bir gelir kaynağı temin edildi. Önemli bir icraat olarak; Tanzimat’ın uygulanması ile ilgili tedbirler hakkında, eyaletlerden ikişer temsilci davet edildi, bunların görüşleri alınmak suretiyle yapılan ıslahatların tabana yayılması teşebbüsüne girişildi. Her şehirde birer imar meclisi; Meclis-i İmâriyye kurulması kararlaştırılarak, şehir ve limanların Batılı tarzda imar plânları yapıldı. Geniş yollarla, emniyet limanları inşasına geçildi. II. Mahmut zamanında sayıları 28 olan eyaletler, idarî kolaylıkların sağlanması bakımından 36′ya çıkarıldı. Daha önceleri İstanbul’da, yani merkezde toplanan yetkililerin bir kısmı valilere dağıtılmak suretiyle, merkeziyetçi sistem yerini daha yumuşak bir uygulamaya bıraktı. Bu da, vatandaşla devlet arasında -Avrupa’da olduğu gibi-daha sıcak temaslar kurulması imkânını getirdi. Her memurun, yaptığı işten sorumlu tutulması ve böylece işlerin daha ciddi yürütülmesi için, yazıların altına imzalarının atılması usulü de getirildi. Ayrıca, işe yeni başlayan memurların devlete ve millete sadık kalacaklarına, rüşvet almayacaklarına dair yemin etmeleri şartı konuldu. Girişilen ıslahat hareketlerinin, çıkarılan kanunların ne ölçüde uygulandığını kontrol maksadıyla eyaletlere müfettişler gönderilmeye başlandı. Bu hususta görülen noksanlıklar, derhal giderilmeye çalışıldı.

Tanzimat Fermanı’nda yer alan hükümlerin ikinci uygulama safhasını teşkil eden Islahat Fermanı, 18 Şubat 1856 tarihinde vekillerin, meclis üyelerinin, ulemânın, patrik, hahambaşı ve yabancı elçilerin katıldıkları bir merasimle Arz Odası’nda okundu. Bu ferman, Tanzimat-ı Hayriye’nin hükümlerini doğruladığı gibi, yeni hükümler de getiriyordu. Nitekim, devletin medenî ülkeler arasındaki yerini alabilmesi için alışılması gerektiği, Müslüman olmayan tebaaya verilmiş bulunan hakların değişen şartlara göre yeniden düzene konulması, ırk, din, dil farkı gözetilmeksizin hiçbir ferdin diğerine üstün olmadığı vurgulanıyordu. Hatta yabancılarla yapılacak anlaşmalar çerçevesinde, onların da Osmanlı Devleti sınırları içinde mülk sahibi olmaları sağlanacaktı. O arada, yeni okulların açılması ve ıslahatın genişleyerek sürdürülmesi hususları da hükümler arasındaki hukukî farklar tamamen ortadan kalkmış oluyordu. Ferman’ın bu şekilde ilânı Müslümanlar arasında büyük üzüntü yarattı. Devletin ileri gelenleri arasında, Islahat Fermanı’na karşı çıkanların başında Mustafa Reşit Paşa ile Arif Hikmet Bey geliyordu. Ali ve Fuat Paşalar ise, halkın antipatisini kazandılar. Bununla birlikte Osmanlı Devleti, Paris Kongresi’nde (1856) resmen Avrupa Devletler Camiası’na kabul edilmiş oldu. Ancak, yine de Avrupa devletlerinin sahip bulundukları devletlerarası haklardan faydalandırılmadı. Lakin tek tek Avrupa devletleri ile imparatorluğun arasında gelişmeye yönelik ilişkiler kurulmaya başlandı. Islahat Fermanı’ndan sonra, baş gösteren malî krize çözüm bulmak ve memur maaşlarını vaktinde ödeyebilmek için bir Meclis-i Maliye kuruldu ve Avrupa’dan konu ile ilgili uzmanlar getirilerek, Maliye’nin bir düzene sokulmasına çalışıldı. Saray masrafları başta olmak üzere, bütün idarî tasarruf tedbirleri uygulanmaya başlandı, halk da bu yolda teşvik edildi. İsyanların bastırılması ve Islahat’ın yürütülebilmesi için devletin nakdî paraya olan ihtiyacını karşılamak amacıyla İngiltere’den bir miktar istikraz (faizle ödünç para) alındı. Bunu, Fransa’dan alınan istikraz izledi. Çünkü, her şeye rağmen yeniliğin yerleşmesine büyük gayret gösteriliyordu. Ali Paşa’nın sadrazamlığı sırasında kaymakamların ve daire müdürlerinin vazifelerini nasıl yerine getirecekleri hususunda 23 Ağustos 1858 tarihinde bir ferman yayınlandı. Burada, idarî taksimatın Avrupa’da olduğu gibi yerleşmesine çalışıldığı görüldü. Vali, bütün işlerden birinci derecede sorumlu tutuldu ve herkesten memleketin, milletin hayrına çaba göstermesi, yeniliklerin yerleşmesine yardımcı olması istendi. Fransız Ceza Kanunu’ndan faydalanılarak, 1857′de yeni bir Ceza Kanunu neşredildi. Bu kanunda, her çeşit suç için verilecek cezalar ayrı ayrı gösterildi. Hatta, din ve mezhep kışkırtıcılığı yapanlarla, eski eserleri tahrip edenlere ve dinî merasimlere engel olanlara verilecek cezalar bile tek tek belirtilmiş bulunuyordu. 25 Haziran 1861′de vefat eden Sultan Abdülmecit döneminin bütün bu yenileşme faaliyetleri, şükranla kaydedilmek durumundadır.

Abdülmecit’in ölümü üzerine, kardeşi Abdülaziz 25 Haziran 1861 günü tahta geçti. Onun saltanat döneminde (1861-1876), ıslahat çalışmalarına devam edildi. Ali ve Fuat Paşaların sadrazamlıkları zamanında maliyenin düzeltilmesi, tasarrufa azami derecede uyulması esasları getirildi. Ancak, yine de sıkıntılardan kurtulmak mümkün olamadı ve 1863′te İngiltere ile Fransa’dan iki yüz milyon Frank istikraz yapıldı. Avrupaî tarzda yeni vilayet sisteminin kurulması, demiryollarının yapılması, harp gemileri ile silah satın alınması, birtakım fabrikaların kurulması için yapılan harcamalar yüzünden devletin dış borçları hayli arttı. Nitekim 1869 senesinde dış borçların tutarı beş yüz elli beş milyon Frank’a kadar yükseldi.

Aynı dönemde, kanun ve nizâmnâmelerin yürütülmesi mahallî idarelere bırakılarak, merkezin işi hafifletildi. Babıâli’de, Müslümanların yanı sıra gayr-i Müslimlerin temsilcilerinden oluşan Meclis-i Tahkikat kurularak, burasının eyaletlerde çıkacak olayları soruşturması karara bağlandı. 1864′te bütün vilayetleri içine alacak şekilde ilk Vilayet Nizâmnâmesi (İller Kanunu) çıkarıldığı gibi, 3 Nisan 1290/1873 tarihli bir kararname ile valilerden başka kaymakam, defterdar, muhasebeci ve mal müdürü gibi devlet memurlarının da kefalete bağlanması, yani bir kefille kamu hizmetine alınmaları emrediliyordu. Bunda da maksat, rüşveti önlemek idi. Ayrıca, vazife için seyahat zorunda kalan memurlar hakkında ilk defa olmak üzere Harcırah Kanunu çıkarıldı.

İdarî plândaki bu gelişmelerin yanı sıra, kıyafet ve âdetleriyle Avrupa hayatını benimsemiş bulunan İstanbul halkının varlıklı tabakası, Beyoğlu’nu Batı’nın temsil merkezi kabul ederek taklit yoluyla da olsa, modayı takibe başladı. Böylece, İstanbul’un Batı’ya açılan penceresi durumundaki Beyoğlu’nda; Avrupaî terziler, manifaturacılar, parfümeri mağazaları, mobilyacılar v.b. dükkânlar açıldı. Nitekim bu dönem gazetelerinde görülen ilânlar, modanın İmparatorluk Türkiye’sine nasıl hızla girdiğinin açık delilleri hükmündedir. O arada, Avrupa usulü eşyalarla birlikte, piyano ile “iç mekân” da olduğu kadar, zevkte de Batı’ya yönelik mahiyette süratli bir değişiklik göze çarpar. Fransızca konuşmak, gazete, dergi, kitap okumak, Avrupalı gibi giyinmek, duymak, düşünmek bilhassa münevverler arasında vazgeçilmez ortak bir tutku halini alır. Kısacası, yerli hayata Avrupaî yaşayış tarzı hâkim olur; böylece, “eski” ile “yeni” bir arada ve tam bir “düalizm” (ikilik) başlar.

1832′de kurulmuş bulunan Tercüme Odasının yanı sıra, devlet dairelerindeki Kalem’ler; gençlerin, Fransızca başta olmak üzere, yabancı dil öğrenmelerini ve aynı zamanda Batılı anlamda yeni bir dünya görüşü kazanmalarını sağlayan merkezler olur.

18 Temmuz 1851′de, Darülfünun (Üniversite)’de okunacak derslerin kitaplarını hazırlamak üzere Encümen-i Dâniş kuruldu ve burası, Fransız Akademisi’ni örnek almak suretiyle tam bir Türk Akademisi tarzında çalışmalara başladı. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa ile Ali ve Fuad Paşaların da üyesi bulundukları Encümen-i Dâniş’in başkanı Mehmet Şerif Efendi idi. İkinci başkanlığını Hayrullah Efendi yürütüyordu. Diğer üyeler arasında Şeyhülislâm Arif Hikmet Bey, Sami Paşa, Suphi Paşa, Behçet Molla, Hoca İshak Efendi, Ahmet Cevdet Efendi (Paşa), Ahmet Vefik(Paşa), Yesarizâde İzzet Efendi gibi devrin tanınmış bilginleri bulunuyordu. Fahrî üyeleri içinde de Avusturyalı tarihçi Hammer, İngilizce-Türkçe sözlükleri kaleme almış bulunan Redhouse olmak üzere, ünlü isimler yer alıyordu. Encümen-i Dâniş, hem Darülfünun’a kitap hazırlamak ve hem de halkın Batı seviyesinde kültürünü artırmak yolunda teşebbüslerde bulundu. İlk olarak, Ahmet Cevdet Paşa ile Fuat Paşa’nın birlikte hazırladıkları Kavâid-i Osmaniyye adlı Türkçe gramer kitabı neşredildi. Bunu diğer eserler izledi ki, bunlar arasında Ahmet Cevdet Paşa’nın 12 ciltlik meşhur Osmanlı imparatorluğu Tarihi de vardır. Ancak ne yazık ki, bu ilk ciddi akademi fazla uzun ömürlü olmadı. Bilhassa, Mustafa Reşit Paşa’nın sadaretten ayrılması, yerine Ali Paşa’nın getirilmesi üzerine, devletin Encümen-i Dâniş’e gösterdiği ilgi hayli azaldı. On yıl gibi kısa denilebilecek bir süre sonra lağvedildi, yerine 1861′de Cemiyet-i ilmiye-i Osmaniyye adlı yeni bir birim kuruldu. Bu da, Mecmua-i Fünûn’u yayımlamaya başladı.

6 Ocak 1859 tarihinde İstanbul’da, ilk defa olmak üzere Kız Rüştiyesi adı altında kız ortaokulu açıldı. Buraya öğretmen yetiştirmek üzere ise, 26 Nisan 1870′de ilk Kız Muallim Mektebi; Darülmuallimât açıldı. 1877′de Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) hizmete girdi. 1868 yılında, Fransızca öğretim yapmak maksadıyla Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) kuruldu. Burası, Batı’ya açılan bir eğitim müessesesi olarak önemli görevler üstlendi. Birçok devlet adamı, sanatkâr, edip yetiştirdi.

1862′de aralarında Şeker Ahmet Paşa’nın da bulunduğu gençler, resim tahsili için Paris’e gönderildi. 1883 yılında ise, her köyde bir okul açılması teşebbüslerine girişildi. 1875′den sonra, seri halde ve İstanbul dışında İdadiler açılmaya başlandı. 1891′de, Darülmuallimîn-i Aliye adıyla ilk Yüksek Öğretmen Okulu açıldı.

OSMANLI DEVLETİNDE ISLAHAT HAREKETLERİ

İkinci Viyana kuşatmasında Osmanlı ordusu ağır bir yenilgi almış ve ardından Karlofça Antlaşması imzalanmıştı. (1699) Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti, ilk defa ve önemli ölçüde toprak kaybına uğramış ve “Gerileme Dönemi” başlamıştır.

Bu dönemden kurtulmak için bazı yenilikler yapılmaya çalışılmıştır. Batı dünyasının tesirleri, Tanzimat’tan bir yüzyıl önce III. Ahmet zamanında girmeye başlamıştı. Tanzimat’ı, Osmanlı Devleti’nin yenilenmesi için yapılan çalışmaların bir başlangıcı değil, bir devamı olarak almak daha doğrudur. Bununla beraber Tanzimat’tan önce yer alan yeni düzen hareketleri arasında karakter bakımından köklü bir takım farkı vardır. Kısa olarak Tanzimat veya resmi adıyla “Tanzimat-ı Hayriyye” diye anılan hareket Osmanlı Devleti’ne Batılı anlamda bir ruh ve şekil vermek ve Fransız İhtilali ile ortaya çıkan insan hakları prensiplerine Osmanlı memleketlerinde yaşayan halka da tanımak amacıyla girişilen büyük bir devrim hareketidir.

II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra giriştiği ıslahat hareketlerinin maddi ve manevi amacı buydu. Bunların hepsi fiilen uygulanmıştır. Ancak bunun memleket çapında resmen ilanı kalmıştı. II. Mahmut’un en büyük sıkıntısı, yanında yeteri kadar ıslahat taraflısı devlet adamının bulunmamasıdır. Bu hareketin aşağı yukarı tek samimi ve inanmış taraftarı Mustafa Reşit Paşa idi. Kendisi özellikle dışişlerinde ihtisas sahibi olmuştu. En büyük rakibi ve düşmanı ise Dâhiliye Nazırı Akif Paşa idi. Buna sebep Akif Paşa’nın can düşmanı Pertev Paşa’nın, Mustafa Reşit Paşa’nın ilk hamisi olmasıydı. Nitekim Tanzimat’ın II. Mahmut zamanında ilanına Akif Paşa engel olmuştur.

MUSTAFA REŞİT PAŞA’NIN İLK ÇALIŞMALARI VE MÜCADELESİ

Mustafa Reşit Paşa ilk Dışişleri Bakanlığı sırasında padişaha Avrupa’da gördüklerinden bahsedip onu da bunları uygulamaya teşvik ederdi. Avrupa devletlerinde insanların eşit olduğunu devlet yönetimini anlatır, Osmanlı Devleti’nin de Avrupa devletleri arasında yer alması için Hattı Hümayun’un ilanının şart olduğunu söylerdi. II. Mahmut Tanzimat’ın ilanına karar vermiş; fakat meseleyi bir kerede Akif Paşa’ya danışmayı doğru bulmuştur.

Akif Paşa, bu fikirlerin kimden geldiğini sezdiğinden bu karara şiddetle karşı çıkmıştır. Mustafa Reşit Paşa bunun üzerine kendi ileri düşüncelerinin takbikine en büyük engel saydığı ve esasen hamisi Pertev Paşa’nın haksız idamına sebep olduğu için ayrıca nefret ettiği Akif Paşa ile mücadeleye girişmiş ve 1837 yılında onu görevinden azlettirmiştir.

Akif Paşa’nın uzaklaştırılmasından sonra Mustafa Reşit Paşa istediği Hattı Hümayun’un çıkarılması için tekrar uğraşmış fakat muvaffak olamamıştır.

II. Mahmut Tanzimat’ın ilanını geciktirirken sebep olarak meselenin bütün teferruatı ile düşünülüp hazırlanması gerektiğini de ileri sürüyordu. Ayrıca ayaklanan Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın durumunda Tanzimat’ın ilanını geciktiriyordu. II. Mahmut, Mustafa Reşit Paşa’ya Mısır meselesinin çözümü için ingiltere’ye gönderdi. Mustafa Reşit Paşa İngilizlere Mehmet Ali Paşa’ya karşı birleşmeyi teklif etti. Ancak İngiltere, Osmanlı Devleti’ni savaşa teşvik edeceğine düşünerek teklifi geri çevirdi.

Bu sırada serasker Hüsrev Paşa yönetimde tek başına etkili olmak için padişahı, Mustafa Reşit Paşa’ya karşı kışkırtıyordu. Gerekçesi Mustafa Reşit Paşa’nın, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa ile işbirliği yapmasıdır. Bu iddianın aslı olmamasına rağmen II. Mahmut, Mustafa Reşit Paşa’nın idamına karar verir.

Mustafa Reşit Paşa Londra’dan yola çıkacağı sırada durumu öğrenir ve İstanbul yerine Paris’e gider. Paris’te temaslarda bulunduğu sırada II. Mahmut’un öldüğünü yerine Abdülmecit’in geçtiğini haber alır ve hemen İstanbul’a gider. Hüsrev Paşa’nın sadrazam olduğunu görünce ilk iş olarak onu tebrik etmeye gider. Hüsrev Paşa onu görünüşte sevinçle karşılar ve beraber çalışmayı teklif eder. Mustafa Reşit Paşa milletin selameti için teklifi hemen kabul eder. Hüsrev Paşa güya içinde Mustafa Reşit Paşa’nın Hariciye Nazırı olması gerektiği yazılı tezkereyi Mustafa Reşit Paşa’ya verip padişaha götürmesini söyler. Bu tezkerede Reşit Paşa’nın idamına karar verilen kişi olduğu ve öldürülmesi gerektiğini okuyan Abdülmecit tezkereyi fırlatır ve Reşit Paşa’yı huzuruna çağırır. Küçüklüğünden beri büyük saygı duyduğu Reşit Paşa’ya Avrupa’yı sorar. O da Avrupa’yı uzun uzun anlatır ve Tanzimat’ın ilanının şart olduğunu söyler.

Abdülmecit, Reşit Paşa’ya tezkereyi gösterir. Reşit Paşa tezkereyi okuyunca büyük üzüntüye kapılır. Ancak Padişah Hariciye Nazırlığının Reşit Paşa’ya verildiğine dair bir irade yazıp bunu Reşit Paşa’ya verir ve sadrazama götürmesini söyler.

Hüsrev Paşa Reşit Paşa’yı karşısında görünce çok şaşırır. Bu olay Hüsrev Paşa’nın itibarını yitirmesine neden olmuştur. Tanzimat’a karşı olduğu için de Tanzimat’ın ilanından sonra görevinden azledilmiştir.

MUSTAFA REŞİT PAŞA’NIN TANZİMAT’IN İLANINI PADİŞAHA İKNA ETMESİ

Abdülmecit pek genç yaşta padişah olduğu halde, mükemmel bir tahsil ve terbiye görmüştü. Gayet açık fikirli, batı usullerinin her türlü yenilik ve ıslahatın tatbikinde taraftar ve o zaman tabiriyle tam manasıyla “alafranga” bir padişahtı.

Reşit Paşa’ya ilk görüşte ısınmış, o da kendisini batıdan misaller vererek hemen Tanzimat’ın ilanına teşvik etmişti. Reşit Paşa’nın uzun müddet Avrupa’da bulunması Avrupa devletlerinin politikasına herkesten fazla vakıf olması, padişah nezdindeki nüfuz ve itibarını herkesin üzerine çıkarmıştır. Reşit Paşa, bu sayede padişaha Tanzimat’ın ilanını kabul ettirdi. Abdülmecit’in bunu kolayca kabul etmesinde biraz da tecrübesizliğinin ve babası gibi mutlak hâkimiyetin tadını tam manasıyla tatmamış olmasının da etkisi olmuştur.

TANZİMAT’IN İLANINI GECİKTİREN SEBEPLER

Batılı tarih yazarları Osmanlı Devletinin Tanzimat’ı ilan etmesinin gerekçesi olarak, Osmanlı Ordusu’nun Nizip’te Mısır Valisi M. Ali Paşa’nın kuvvetlerine yenilmesi üzerine oluşan buhranlı durum karşısında Avrupa devletlerinin yardım ve taraftarlığını temin için yeni padişah tarafından alınan bir karar olarak görürler. Hâlbuki bu hareket uygulamaya daha II. Mahmut zamanında geçilmişti.

19.yy’dan itibaren millet ve milliyet fikirleri yavaş yavaş uyanmaya ve Müslüman olmayan Osmanlı halkı arasında yayılmaya başlamıştı. Asırlarca Osmanlı toprakları içinde kardeşçe yaşayan ayrı unsurlar arasında çözülme başlamıştı. Avrupa, Osmanlı halkı içinde Hıristiyanların bazı haklardan mahrum olmalarına tahammül edemiyor ve Osmanlı Devleti’ne karşı bileşiyorlardı.

Diğer yandan memleketin çeşitli bölgelerinde bulunan idarecilerin derebeyi sistemine dayanan tutumlarından dolayı halk acı çekiyordu. Halktan adaletsiz vergiler alınıyor, mal ve ırz emniyetinin devlet kanunlarının himayesi altında bulunmaması toplum düzenini bozacak olayların doğmasına neden oluyordu. Buna bağlı olarak memlekette ticari faaliyetlerden dolayı memleketin tam anlamıyla ıslahı ve bunun içinde evvela içtimaî, idarî ve siyasî müesseselerin mutlak rasyonel bir düzene bağlanması lazımdı. İşte Tanzimat’ı hazırlayan asıl sebepler bunlardır.

TANZİMAT I HAYRİYYE FERMANININ İLAN EDİLMESİ

Tanzimat hareketinin başında bulunan Reşit Paşa, Avrupa devletlerini ve onların politik ve toplumsal yapısını gayet iyi tanıyordu. Bu sistemin iyi ve kötü taraflarını gözü ile görmüş ve Osmanlı memleketlerinde tatbiki halinde nasıl bir değiştirmeye tabi tutulması gerekeceğini de tasarlamıştı. Yine de bütün düşüncelerinin birden uygulanmasının imkânsızlığını takdir ettiğinden önce bunların prensip olarak ilan edilmesini, bütün teferruatı ile tatbikini daha geniş bir zamanda yapılmasının kaçınılmazlığını anlıyordu.

Bütün bu merhaleler aşıldıktan sonra Reşit Paşa önce Hattı Hümayun’un müsveddesini hükümdara okudu ve onay aldıktan sonra ilanı kararlaştırıldı. Reşit Paşa, üstünde padişahın Hattı Hümayun’u, altında devlet ricalinin mühürleri bulunan Bakanlar Kurulu kararını hazırladı. Bu sayede, Tanzimat’ın ilanını resmi dayanağı meydana getirilmiş olunuyordu. Merasimde okunacak Hattı Hümayun ise basit ve açık, halkın anlayacağı bir dille, adet olduğu gibi sadrazama hitaben kaleme alınmıştır.

Bu Hattı Hümayun, Topkapı Sarayı’nda Gülhane meydanında okunmuştur. Bu yüzden bir adı da “Gülhane Hattı Hümayunu”dur.

Hattı Hümayun 3 Kasım 1839 Pazar günü okunmak suretiyle Tanzimat resmen ilan edilmiştir.

Törende padişah, devlet ricali ve erkanı, ileri gelen bütün memurlar, ilmiye sınıfının yüksek kısmı, İstanbul’da bulunan bütün yabancı elçilerle, elçilik erkanı, bütün gayrı Müslim cemaat temsilcileri, esnaf kethüdaları ve halkın ileri gelenleri bulunmuştur. Reşit Paşa, Hattı Hümayun’u yüksek ve pürüzsüz bir sesle okumuştur.

TANZİMAT FERMANININ GETİRDİKLERİNİN ANA HATLARI

1. Osmanlı memleketlerinde yaşayan hangi din ve millete mensup olurlarsa olsun bütün tebaa can, mal ve namus garantisine sahip olacaklardır.
2. Herkes mülkiyet hakkına sahip bulunacak ve bu hak ferdin lehine olarak devlet tarafından müdafaa edilecektir.
3. Vergiler için belli ve adil nispetler tayin edilecek ve vergi mükellefiyeti eşit olacaktır.
4. Askerlik hizmeti için belli bir süre ve her yerin nüfusu nispetinde mükellefiyet konulacaktır.
5. Suç işlediği iddia olunanlar hakkında tahkikat açık olarak yapılacak ve bunlar alenen mahkeme edileceklerdir.
6. Kimse hakkında mahkemenin kararı olmadan idam cezası tatbik olunamayacaktır.
7. Mahkûm olanların varisleri veraset hakkından mahrum edilmeyeceklerdir.
8. Bütün bunlar hakkında çeşitli din ve milletlerden olan tebaaya eşitlik tanınacaktır.
9. II. Mahmut devrinde kurulan ve bazı teşriî ödevleri de bulunan Meclis-i Valay-ı Ahkâm-ı Adliye’nin bir taraftan üyeleri çoğaltılacak ve bir taraftan devletin ileri gelen vükela ve ricali de belli zamanlarda toplantılara katılıp bütün bunlar hakkında kanunlar ve bu arada bir ceza kanunu hazırlayacaklardır.
10. Bütün devlet memurları belli maaşlara bağlanacaktır.
11. Rüşvet, kafi olarak kalkacak ve buna cesaret edenler şiddetle cezalandırılacaktır.
12. Hükümdar bizzat kendisi bu usullere riayet etmediği ve bunlara aykırı davranmamayı kabul ettiği gibi, ulema ve devlet ricali de bu hususta yemin edeceklerdir.

Gülhane Hattı Hümayun’u İslam tebaa ile Hıristiyan tebaanın kanun önünde eşitliğini tanıdığı ve halk ile padişah arasındaki münasebetleri yazılı bir vesika ile belirttiği için sosyal bir kontrol karakteri kazanmaktadır. Padişah Gülhane hattındaki prensiplere ve bunlara dayanacak kanunlara riayet edeceğine yemin etmekle kutsal yetkileri üstünde bir kuvvet tanımış oluyordu ki bu kuvvet kanundur.

Gülhane Hattı, ilan edildikten sonra prensiplerinin belirtilmesine yürütülmesine geçildi. Reşit Paşa, İstanbul’da okunan hattın Rumeli’de ve Anadolu’da anlaşılmasını sağlamak için halk yanında saygı gören ulema sınıfından iki kişiyi ödevlendirdi. Gülhane hattı prensiplerini en güç yürütülecek karakterde olanı İslam ve Hıristiyan tebaanın kanun önünde eşitlik manasına geleni idi. Padişah ve sadrazam fırsat buldukça nutukları ile bu eşitliği belirtmeye çalıştılar.

TANZİMAT’IN GETİRDİĞİ YENİLİKLER

a. Hukuk Alanında Tanzimat
Yukarıda da belirttiğimiz gibi padişah artık mutlak hâkim değildi. Onun üstünde kanunlar vardı. Gülhane Hattı Hümayun’undan altı ay gibi kısa bir zamanda ceza kanunu ortaya konmuştur. Fransızcadan kısmen tercüme şeklinde düzenlenmiş olan bu kanun tebaaya padişah tarafından verilmiş hakların bir garantisi olarak alınabildiği gibi tebaanın kanun önünde eşitliğinin bir sembolü olarak da kabul edilebilir.

1846′da memurların ödev, yetki ve sorumluluğunu göstermek için tertiplenen idare kanununda işleyecekleri suçlara karşılık tutan cezalar belirtildi. Böylece haksız yere adam öldürme, sürgüne gönderme, mala el koyma ve rüşvet olayları engellenmiş oluyordu.

Osmanlı Devleti’nde adaletin sağlanması yolunda üç tip mahkeme vardı:
1. Şeriat Mahkemeleri
2. Cemaat Mahkemeleri
3. Kapitülasyonlardan Faydalanan Devletlerin Mahkemeleri

Tanzimat ile bunlara iki yenisi eklendi. Bunlardan birisi Ticaret Karma Mahkemesi diğeri de Asliye Karma Mahkemesi’dir.

Ticaret karma mahkemesi, yabancı devlet tebaası ile Osmanlı tebaası arasında ticaret münasebetleri ile çıkan durumu, Asliye Mahkemesi ise aynı tebaalar arasında yer alan cinayet suçlarını görmek için kuruldu. (1846)

Zenci esaretinin yasak edilmesi, mezhepten diğerine geçmeyi yasak eden 1834 tarihli yasanın kaldırılması insan hakları ile vicdan hürlüğü bakımından işaret edilmesi gereken önemli hareketlerdir.

b. Maliye Alanında Tanzimat
Tanzimat’tan önce devletin siyasî ve malî işleri devlet adamlarının isteğine ve insafına bırakılıyordu. Halkın haksızlığa uğramaması için bazı tedbirler alınmıştır.
1. Valilerin yetkilerinden olan mali işlerini üzerlerinden alarak defterdara verilmesi,
2. Vergilerin toplanmasından sorumlu maliye memurlarının ve tahsildarların atanması,
3. Vergilerin ayarlanmasında ve toplanmasında yetkileri olan belediye meclislerinin yetkilerinin genişletilmesi ve vilayet meclislerin kurulması,
4. Devlet memurlarından mültezimlik yapma hakkının alınması.

Mustafa Reşit Paşa’nın maliyetle ilgili çok geniş hedefleri vardı. Bu düşüncelerinden fedakârlık etmek zorunda kalmıştır. Kâğıt para ilk defa onun teşebbüsleriyle bastırılmıştır. Yabancı paraların geçimi yasak edilmiştir. Paranın değerini düşmesi nedeniyle Avrupa paralarının değerine denk “Mecidiye” basımına başlanmıştır. Bu çalışmalar bir kaç yıl sonra kurulacak olan milli bankanın ilk hazırlıklarıdır.

c. Askerlik Alanında Tanzimat
Tanzimat’a kadar yapılan askerlik düzeyinde ocak şeklinin dışına çıkılamadı. Bu sebeple askerlik bir vatan ödevi olamadı. Gülhane Hattı Hümayun’u ilk defa olarak tebaa için haklar ve ödevler kabul edildi. Tebaanın ödevleri arasında askerlik hizmeti önemli bir yer tutuyordu. Nizami askerliğin süresi 5 yıl olarak belirlenmiştir. 5 yıl ödevden sonra bırakılan nizami askerler 7 yıl redif sınıfında hizmet görecekler ve her yıl 1 ay nöbetle bağlı oldukları kazalar merkezlerine çağrılacaklardır. Her yıl Martın 1. günü nizami askerler her ordunun 5/1′i nispetinde yenilenecektir.

Bundan böyle subaylar üzerlerine sivil memurluklar alamayacaklardır. Osmanlı toprakları genişlik ve coğrafya durumu göz önünde tutularak 5 büyük orduya ayrılacaktır.

Askerlik alanında alınan kararlar Müslüman ve Hıristiyan halk tarafından tenkide uğradı ve kargaşalık doğurdu.

Müslüman halktan henüz göçebe halinde yaşayan, dağlık bölgelerde yarı bağımsız bir hayat sürenler askerlik ödevini kabul etmek istemediler. Hıristiyan halkta dinlerinden dolayı Müslümanlarla yan yana askerlik yapmayı hiç istemediler ve yüzyıllardır askerlik yapmadıkları için kabiliyetsizlikte vardı. Bu nedenle Hıristiyanların askerlik yapmaları bir süre sonraya bırakıldı.

Askerlik bakımından tebaanın farklı muameleye tabii tutulması Gülhane Hattı’nın yapmak istediği eşitlik prensibinin kısmen kâğıt üzerinde kalmasına neden olmuştur.

d. Eğitim Alanında Tanzimat
Abdülmecit, ilim ve sanat öğretimini sağlayan okulların kurulmasını istiyordu. Padişahın emirlerini yerine getirmek, eğitim ve öğretim programını düzenlemek için özel bir komisyon kuruldu. Komisyonun, milli eğitime verilmesi gereken karakter hakkındaki çalışmaları bir kanuna bağlandı. Bu konuda medresenin dışında devletin kontrolü altında bir darülfünun kurulmasını, ortaokulların açılması, bu okullarla ilkokulların ulema elinden alınarak devlete verilmesi kararlaştırıldı. Kanunun yayınlanmasından sonra çıkarılan bir hat ile milli eğitim işlerinin yürütülmesi ve kontrolü takip etmek maksadıyla bir de “Meclis-i Daimi-i Maarif-i Umumiye” kuruldu. Bu meclis ilk, orta ve yüksek öğretim kurullarını medresenin nüfusundan kurtararak devlet otoritesi altına almaya çalıştı.

Encümen-i Daniş ile eğitim ve kültür işlerine hız verildi. Görünüşte Darülfünun’da okutulacak dersler için lazım olan ders kitaplarının hazırlanması için kurulan Encümen-i Daniş’in asıl amacı Avru-pa’daki ilim ve fikir hayatıyla temas sağlamaktır. Yabancı dil bilen gençler yetiştirmek için kalemler kurulur. Bunların başında Tercüme Odası, Mabeyn Kalemi, Tophane Kalemi ve Gümrük Kalemi gelir.

Medreseler Tanzimat’tan önceki yapısını korumuştur. Medreseler ile Batı tarzında açılan okullar yan yana yaşamaya devam etmiştir. Bu okullarda yetişen nesiller sürekli çatışmaya düşmüşlerdir. Milli eğitimdeki bu ikilik Cumhuriyet dönemine kadar sürmüştür.

e. Yönetimde Tanzimat
Hattı Hümayun’da geçen prensiplerin değerlendirilmesi için memleket yönetiminde de köklü bir değişiklik yapılması gerekiyordu. Tanzimat öncesinde memleket yönetimi çığırından çıkmış bir durumda idi. Eyaletlerde, devlet otoritesine karşı sık sık isyanların çıkması yönetim rejiminin bozukluğunu açığa vurmaktadır.

Memleket yönetimini problemi, daha temelli olarak ele alındı. Memleketin eyaletlere bölünmesine devam edildi. Eyaletler sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar da köyleri içine alan nahiyelere bölündü. Eyaletlerin yönetimi valilere bırakıldı. Her valinin yanına, mali işleri yürütecek defterdarlar verildi. Bundan başka Fransa’daki departman meclisleri örnek alınarak bazı sancaklarda meclisler kuruldu. Bu meclislerde her sınıf halktan temsilcilerin bulunmasına dikkat edildi.

Meclis, valilerin yardımcısı olmaktan başka, onların ezici ve haksız işler yapmasını önlemek gibi bir maksatla da kurulmuştu. Valiler bölgenin yönetim, mal ve adalet ile ilgili bütün işleri hakkında meclis tarafından ileri sürülecek düşünceleri dinlemek ve uygulamak zorundaydılar.

f. Sosyal Hayatın Değişmesinde Tanzimat
Devletin Batı’ya bu şekilde açılmasıyla İstanbul’da hayat birden bire değişir. Başta, daha II. Mahmut devrinde Avrupalılaşmaya başlayan saray, genç hükümdar, Reşit Paşa olmak üzere yenilikler halk arasına sokulur. Yabancı kıyafet ve adetlerini Müslüman halk Beyoğlu’nda da görmeye başlar. Beyoğlu yeniliklerin merkezi haline gelir. Avrupa’daki müesseseler, terziler, manifatura tüccarları, mobilya satan dükkânlar çoğalmaya başlar. Bunlar Müslüman halkın da sık sık uğradığı yerler haline gelir.

Devrin gazetelerinde görülen ilanlar, her gün Avrupa’dan yeni bir modanın girdiğini gösteriyordu.

1842′de yabancı kumpanyalar memlekete gelir ve temsiller verir. O zamana kadar Avrupa’dan hokkabazlar ve pehlivanlar gelir, bize ait bir dekor içinde gösteriler yaparlardı. Bu tarihten sonra yabancılar tiyatrolar sahnelemeye başlamışlardır. Bu gösterilerinde kendi kıyafet ve dekorlarını kullanıyorlardı.

Abdülmecit Dolmabahçe sarayının yanına küçük bir tiyatro ve saray orkestrası kurdurmuştur.

O zamana kadar kapalı olan ve çok mütevazı yaşayan kadın dışarıya açılır.

mm
Paylaş:
Etiketler
"11. Sınıf – Türk Edebiyatı – 1. Ünite – Edebiyatla Düşünce, Sosyal ve Siyasi Hayatın İlişkisi" HAKKINDA YAPILAN YORUMLAR
HEMEN YORUM YAP
"11. Sınıf – Türk Edebiyatı – 1. Ünite – Edebiyatla Düşünce, Sosyal ve Siyasi Hayatın İlişkisi" HAKKINDA YAPILAN YORUMLAR
Bu konuya hiç yorum yapılmadı.
facebook
Lise Dil ve Edebiyat